logo

istanbul escort

porno izle

porno indir

NOTALARA ELLERİYLE DEĞİL, KALBİYLE VURAN EFSANE ADAM

Röportaj: Özlem Kurttepeli HÜRCAN

Gülünce dudakların bir gonca güle benzerdi
Ben dudaklarını sense gülleri severdin
Güller ve dudaklar şimdi ne kadar acı ve gizli
Eski bir aşkı anlatır
Güller ve dudaklar şimdi
Döküldü yapraklarım, mazi denen o bahçeye
Kayboldu dudakların seven yok artık gülleri
Güller ve dudaklar şimdi ne kadar acı ve gizli
Eski bir aşkı anlatır
Güller ve dudaklar şimdi

Dört mevsim konfeti gibi kalplere yağan, bir miras gibi kuşaktan kuşağa geçen bu şarkıyı bilmeyen var mıdır acaba?.

Kim bilir kaç sevgili bu şarkıda birbirine aşkını ilan etmiş, kim bilir kaç ayrılığın arkasından dökülen gözyaşlarına tanıklık etmiş, kim bilir kaç sevda bu şarkının eşliğinde edilen danslarla salonları coşturmuş, kim bilir kaç yıllanmış şarap, o şarkı çalmadan içmeyin beni diye yalvarmıştır aşıklara.

Hele ki o güzelim bahçeleri dolduran güller; kırmızı, sarı, beyaz güller, kendilerine aşık nice bülbüle bu şarkıyla naz yapmıştır.

Hani şarkı vardır kulaklarınıza çarpar, güzelmiş dersiniz. Şarkı vardır, kulaklarınızdan kalbinize akar, çok etkilenirsiniz, ama öyle bir şarkı vardır ki, kalbinize akmakla kalmaz, damarlarınıza akıp, elini kolunu sallaya sallaya gezinmeye başlar, siz o şarkının ayak sesleriyle öyle bir mest olursunuz ki, başka hiçbir şarkı dinlemek istemezsiniz. İşte bu şarkı da öyle bir şarkı, dilimize değil, içimize dolanmış sanki ve yıllar boyunca da çözülmüyor.

Plak’tan tape kasetlerine, tape kasetlerinden cd’lere, cd’lerden mp3’lere dönen bir zaman tünelinde, başında bir taç dönüp durmuştur bu şarkı kalplerimizde ve bir daha da o tacı hiç kimse alamamıştır.

Ne zaman dinlesem henüz gençliğe ilk adım attığım zamanlarda, teyzemin odası canlanır gözümde ve dual markalı o pikaptan odaya yayılıp, duvarları aşk rengine boyayan nağmeler. O zamandan bu zamana bu sözleri yazan bir kalbin hangi boyutlarda olduğunu merak edip durmuşumdur. Allah ya bu, nasip edecek, bir gün bu sözlerin sahibini tanıma fırsatı verecek bana.

Bora Ayanoğlu’na çekine çekine birlikte bir röportaj yapma fırsatımız olabilir mi diye sorduğumda açıkçası pek de olumlu bir cevap beklemiyordum. Öyle ya, notaların kralı benimle neden röportaj yapsın ki. Hiç beklemediğim bir cevap geldi, olur dedi. İşlerinin yoğunluğundan dolayı bir yıl ertelemek zorunda kaldık. Kimin umurunda, söz vermişti bana, sözünü tutacağından emindim. Bir gün o röportajı yapalım diye aradı. Evet, beklediğim gün gelmişti artık.

Bora Ayanoğlu’nu tanımayan yoktur ama yine de kısaca biyofrafisini yazmak istiyorum.

1946 yılında İstanbul’da doğdu. Babası tiyatro, sinema oyuncusu ve yönetmeni Sami Ayanoğlu, annesi tiyatro oyuncusu ve ilk kadın tiyatro sahibesi Şayeste Ayanoğlu’dur. Galatasaray Lisesi’nde okuduktan sonra, 1963 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na stajyer oyuncu olarak girdi. 30’dan fazla oyunda rol aldı, oyun müziklerini yazdı. Aynı yıl sinema oyunculuğuna ve besteciliğe başladı. Bir müddet sonra yorumculuğu da katarak, şarkılarını kendi seslendirmeye ve şarkılarının sözlerini kendi yazmaya başladı.

Bu anlamda Bora Ayanoğlu’nun pek çok bestesi, söz yazarlığı var. Bazıları da film müziği şeklinde yapılmış. Aynı zamanda o çok değerli bir tiyatro sanatçısı ve yine pek çok filmde oynamış usta bir oyuncu.

Evet, beklediğim gün gelmişti. Eşimle birlikte yağmurlu bir Çarşamba günü kalkıp evine gittik. Kapıdan ilk girdiğim zaman salonunda ki gitar dikkatimi çekti. Biraz sohbetten sonra röportaja başladık.

Ben ilk olarak çok merak ettiğim bir şeyi soracağım size. Güller ve Dudaklar şarkısını.Ne zaman dinlesem çok merak etmişimdir, nasıl yazdınız, özel bir kişiye mi, hikâyesi var mı? Çünkü gerçekten olağanüstü bir şarkı. Dinlerken bir 70’lik içmişten beter oluyorum, yani içmeye gerek yok, şarkıyı dinle yeter.

Ben Beyoğlu Tepebaşı’nda doğdum. Çünkü babam Şehir Tiyatrosunda oynuyordu. Dram kısmı da Tepebaşı’ndaydı. Ben öyle bir ortamda büyüdüm. Beyoğlu’nda herkes birbirini tanırdı. Ben öyle bir ortamda büyüdüm ki, daha çocuk yaşlarda İstanbul’da yaşadığım için ne kadar şanslı olduğumu düşünürdüm. Demek ki, sanatçılık ruhum o zamanlarda gelişmeye başladı. Hiç bir zaman unutmadım, çocukluk anılarımı. Hafızam çok kuvvetlidir. Apartmanın en üst katında oturuyorduk. Apartmanda yaşan iki Türk ailesi vardı, gerisi Ermeni, Musevi, Rum’du. Bütün kapılar açıktı. Sol tarafımızda ki Atina’dan gelen komşumuzun gelini opera sanatçısıydı, sabahları şarkı söylerdi, Onun geldiğini oradan anlardık biz mesela. Arka binada oturan bir Rus vardı, kızı da aşağı yukarı benim kadardı, adam da Rusça şarkılar söylüyordu. Yine karşımda 3 kızı olan bir Musevi aile yaşıyordu, hatta kızlarından birisi aynı Sophia Loren’di. Yani böyle bir ortamda büyüdüm ben. Öyle güzel bir komşuluk vardı ki, böyle kozmopolit bir yerde yaşadığınız zaman siz müzisyen olabiliyorsunuz. Apartmanın içinde piyasada bulamayacağınız plaklar çalıyor, ağabeyim tenor olmak için şan dersleri alıyor. Babam 10 kişiyle yeni bir tiyatro oyununa çalışmak için eve geliyor. Bizim ev konservatuar gibiydi, gitmemize gerek yoktu, yeni bir filmi çekilecek, bütün ekip gelir bizim evde yapılır provalar, senaryolar çalışılırdı. O zamanlar kiliselerden gelen çan sesleri ile ezanlar birbirine karışırdı.

İçiçe geçen bir yaşam yani. bir yerde kilise çanları, bir yerde camiden yükselen ezanlar

Aynen. Beyoğlu’nda çok sayıda sinema vardı, buna rağmen bilet almak için sıraya girerdik. İnsanların  giyinişleri son derece itinalıydı. İşte ben böyle kozmopolit bir ortamda büyüdüm, müziğin her çeşidine kulaklarım doydu. Yaşanmış aşkları da gördüm, bir sürü, her tarafta. İşte ben İstanbullu olduğum için bu şarkıları yazabildim, bu şarkılar İstanbul şarkıları, hani bana diyorsunuz ya, bu şarkıları nasıl yazdınız diye, bu şarkılar İstanbul’da yaşanan aşk şarkıları.

Yani etkilendiğiniz özel bir aşk, ya da sizin yaşadığınız bir aşk acısından dolayı yazılmadı mı bu şarkılar?

Aşk acısı dediğiniz nedir onu bilemem, öyle bir acı varsa onu cahiller çeker. İnsan konuşa konuşa anlaşır.

Güller ve Dudaklar çok özel bir şarkı, şarkının her notasında, her sözünde bir sihir var sanki, yudum yudum doyuyorsunuz müziğe. Hani arkasında hep yaşanmış bir hikaye var gibi geliyor insana.

Şöyle söyleyeyim, benim ailemde üç kuşak sanatçı, onlardan bana genler geçti.

Ben yeteneğin başka bir şey olduğunu düşünüyorum, yani genler mutlaka önemlidir ama mesela Fabrika Kızı. Nefis bir şarkı. Çoğu kişi ne yazık ki bu şarkıyı Alpay’ın sanıyor.

Maalesef plağın üstünde ki beste ve sözler kime ait diye okumuyor insanlar, kim söylüyorsa şarkıyı sadece ona dikkat ediyorlar. Bazı şeylerden etkileniyoruz tabi, mesela bu Fabrika Kızı’nı etkilenerek yazdım, bizi büyüten bir kızdan. O bir memura kaçmıştı, oradan fabrikada çalışmaya başlamış, alışık değil tabi, ciğerleri hasta olmuş, ondan etkilenerek yazdım. O zamanlar bir tek Timur Selçuk ve ben beste yapıyorduk sadece. Timur Selçuk benden çok daha önce tabi. Normalde o zamanlar bir plak en fazla 1500 falan satıyordu, ben bu şarkıyı yaptığım zaman 30 bin sattı. O da hala hit bir şarkıdır. Herkes okumak istiyor. Yarın gelecek olanlar, güller ve dudakları dizi yapmak istiyorlar, onun için gelecekler.

Ah, keşke yapılsa, harika olur ama işte hakkını verebilecekler mi?

Ben pek taraftar değilim ama texti görmem lazım, bir şey görmeden bir şey diyemem. Bir şeyin üstüne atlayıp, tamam demek hiç tarzım olmadı hayatta.

Neden taraftar değilsiniz?

Çünkü bir efsaneyi yıkabilirler. Bakın fabrika kızını bana sormadan dizi yaptılar, konuya hiç sadık kalmadılar, şu anda mahkemeliğim. Zaten benim hayatımda hep mahkemelerde geçiyor, o gün bir evlilik programında izinsiz çaldılar şarkımı, ben haklarımı korurum. İnsanlar dizilerden bıktılar artık, sürekli silah silah. Ben televizyonda dizi seyretmiyorum, hayvanlar alemini seyrediyorum mesela. Ben mesela bir dizide oynamıyorum. Gecenin 4 ünde yorgun argın gelmişsiniz eve, ağabey acele gel, bir sahneyi unutmuşuz diyorlar. Çok yorucu bir iş.

Hikayesi olan başka bir şarkınız var mı?

O yaz şarkısını mesela, bu şarkıyı Heybeliada’da yazdım ,iki genç yazın tatile gelmişler, bir birlerine aşık oldular, yaz bitti, ayrılırken ağladılar, bu da beni çok etkiledi ve o şarkı çıktı ortaya.

En son hangi filmin müziğini yaptınız?

Film müziği olarak değil de, en son müziğim olan Yunus’u Canım Kardeşim filminde kullandılar.

Bir şarkıyı yaparken hedefiniz ne oluyor?

Ben bir şarkı meşhur olsun, hit olsun, çok para kazanayım diye yazmam, olmaz çünkü. Bakın 60 senedir çalınıyor bu şarkı. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da çalınıyor benim şarkılarım.

Bütün şarkılarınızı çok severek yapıyorsunuzdur mutlaka ama içlerinden biri benim için çok özeldir dediğiniz var mı?

Ben Yunus’u çok severim ama son aranjörlüğünü kendi yaptığımı daha çok severim. Hepsi benim çocuğum gibi, hepsini dinlerken yüreğim titriyor hala, benim için önemli olan para değil, eserlerimin geniş kitlelere ulaşması.

Peki siz tiyatro sanatçısısınız, oyuncusunuz, söz yazarısınız, yorumcusunuz, bestecisiniz, hangisini daha çok severek yaptınız?

Şimdi benim babam tiyatro sanatçısıydı, ben çocuk yaşlarda başladım bu işin eğitimine, çok da iyi bir eğitim aldım, ben küçük rollere başladığım zamanlarda müzikle de uğraşıyordum. Hepsini severek yaptım aslında.

İlk filminiz neydi?

Valla babam hatıra olsun diye bizi ufak rollerde oynatırdı, ilk filmim profesyonel olarak Ankara Expresi’ydi, yetmiş seksen tane oynamışımdır herhalde, son oynadığım film Neredesin Firuze’ydi, sonra da bıraktım artık.

Altın Güvercin’de 4 dalda birinciliğiniz var

Evet, Altın Orfe de üçüncülüğüm var, Aydın Tansel’in söylediği bir şarkıyla.

Sizin jenerasyondan işine devam eden çok kişi var, siz neden devam etmiyorsunuz?

Ben kendimi idare edebiliyorum, bir sıkıntım yok, çok da bir şeyim olmasını istemiyorum, o işler çok zor artık. Ben mükemmeliyetçi bir insanım. O yüzden de yaşantımın bu noktasına kadar başım dik geldim. Benim şu huyum vardır, benim bestelerimi söylemek isteyen arkadaşlarımdan para almam. Onlar bu işe çok emek veren kişiler, hayatta kalmaları lazım çünkü.

Eskiyi, şimdiyle kıyasladığınızda neler söylemek istersiniz?

O zamanlar her şey daha zordu ama daha mutluyduk, daha dürüst, daha saygılı, daha etikti insanlar. İlkokul birinci sınıfım, öğretmen geldi sınıfa, bakın dedi, bir beyefendinin iki mendili olur, biri cebinde, biri gözlük cebinde, çünkü siz hayata atıldığınızda, iş adamı, sanatçı, doktor vs olacaksınız.

Ondan sonra iki hafta sonra sınıfa girdik, hepimizin önünde bir tabak, bıçak ve elma. Beyefendiler dedi, şimdi bir beyefendi elmayı nasıl keser onu öğreneceksiniz. Ve gül yaprağı gibi soydu elmayı, öyle parça parça kesip de atmayacaksınız dedi, ben hala o şekilde keserim mesela. Portakal nasıl ayıklanır, şimdi bunları kim öğretiyor, Ben Galatasaray Lisesi’nde Fikret Kızılok, Timur Selçuk’la okudum. Müzisyenlerin çoğu Galatasaray’dan çıkar. Ferhan Şensoy, Erol Günaydın gibi tiyatro oyuncuları da bu okuldan mezunlardı.

Yeni nesilin yaptığı şarkıları nasıl buluyorsunuz?

Hiçbirini dinlemiyorum, gördüğün gibi işte klasik müzik dinliyorum. Mesela geçenlerde biri aradı, bir kız için bir beste istedi, girdim nete tanıyamadım, hiç birini tanımıyorum. Benim için müziğin sözü önemlidir. Bana hitap eden bir şey yok, gençlere hitap edebilir. Gümbür gümbür bir müzik. Ben artık şarkı yapmıyorum.

Önce sözleri, sonra besteyi mi yapıyorsunuz, yoksa tam tersi mi?

Ben önce sözleri yazarım, sonra besteyi yaparım, o sözlerin verdiği duyguya göre.

Röportaj bitti, giderken bir efsaneyle röportaj yapmanın gururuyla , çok teşekkür ederek  ayrıldım oradan.

Röportaj sırasında, salonda Bora Ayanoğlu’nun bir plağı çalmıyordu ama biz konuşurken, ’Güller ve dudaklar’ dile geldi, kendilerini bu muhteşem şarkıyla ölümsüzleştiren Adam’a sonsuz şükran duygularını ilettiler, ne kadar ‘Kırık ayna’ varsa, topladı cam kırıklarını, ’O yaz’ ayrılan sevgililerin gölgeleri duvarlara vurdu ve Yunus’un Tanrı aşkı yudum yudum aktı kulaklarımdan kalbime.

Ne diyeyim, iyi ki varsınız, iyi ki şarkılarınızla beslene beslene yaşadık.

Lakin ben buradan Sevgili Bora Ayanoğlu’na bir çağrı yapmak istiyorum, biz sizin muhteşem şarkılarınızın devam etmesini istiyoruz, bizi kalbinizin notalarından mahrum etmeyin, çünkü biz gerçekten siz gibi, bir elin parmaklarını geçemeyen insanların yaptığı gerçek müziği çok özledik ama çok.

Nazım Hikmet’in dediği gibi, ’Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum’ ve bu sadece siz gibi Yaşayan Bir Efsaneyle mümkün olacak.

Bora Ayanoğlu’na en derin sevgi ve saygılarımla.

 

 

 

 

Share
1029 Kez Görüntülendi.

Yeni Yorumlar Kapalı.