Adana Güney Haber

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk
Vahdettin Yüksekbaş
Vahdettin Yüksekbaş( mvy97apr@aol.com )
1.282 views
12 Haziran 2017 - 22:43

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk (I):

Ön Söz:

 TBMM’nin, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün, Başbakanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın, Ak Parti Hükümetinin, Ana muhalefet partisi CHP’nin, muhalefet partilerinin, Anayasa Mahkemesinin, İdare Mahkemelerimizin ve hukukçularımızın dikkatine: 3194 Sayılı İmar Kanunun 18. Maddesi ile halkımızın temel haklarından biri olan mülkiyet hakkı ihlal edilmektedir. Vatandaşlarımızın Balıkesir araç kiralama bin bir zorluklarla, alın terleri ile kazanarak mülkiyeti haline getirdiği arsa ve arazilerin yarıya yakını (yüzde kırkı) bu kanun ile kamu yararı gerekçe gösterilerek Belediyeler tarafından imar düzenlemesi çerçevesinde bedelsiz olarak alınmaktadır. Bu durum şüphesiz halkımızı rahatsız edip hoşnutsuz kılmaktadır. Halk bu haksızlık ve hukuksuzluk karşısında hukuki mücadele yapamamanın rahatsızlığını yaşamaktadırlar. Şüphesiz, İmar kanunundaki haksızlık Devletimizi, Hükümetimizi ve yetmiş beş milyon vatandaşımızı bizzat ve yakinen ilgilendirmektedir.

Çağdaşlıktan uzak, demokratik, sosyal hukuk Devleti düzeni ile bağdaşmayan 3194 Sayılı İmar Kanununun 18. Maddesi halkımızı maddi ve manevi olarak mağdur etmektedir. 1860’lı yıllardan miras kalmış, sağlıksız bir zihniyetin ürünü olan, çağdaşlıktan uzak bu uygulamanın halen bugün devam etmesi hukuk ve adalet adına utanç vericidir. İmar Kanununun 18. Maddesinin T.C. Anayasası’na, uluslar arası hukuk standartlarına, demokratik-çağdaş-sosyal-hukuk Devleti anlayışına göre düzenlenmesi mutlak bir zaruret ve halka olan bir borçtur.

İmar Kanunundaki hukuksuzlukları incelemeden önce kanunlar hakkında bazı tespitler yapmak yerinde olacaktır. Her şeyden evvel şu soruları sormak gerekir: Kanun nedir? Kanunlar hukuka aykırı olabilir mi?

Kanunlar, yetkili organlarca (ülkemizde TBMM’dir) meydana getirilen hukuk kurallarıdır. O zaman hukuk nedir? Hukuk, “HAKLAR” demektir. Dolayısı ile haksız olan her şey hukuksuz, hukuksuz olan her şey de kanunsuzdur. Yani, hakkı ve hukuku korumayan kanun, yasanmış olsa dahi geçersizdir.

Ayrıca, hukukun bilimsel olarak tanımı da şöyledir: bireyin, toplumun ve devletin hareketlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini düzenleyen, birey-toplum-devlet ilişkilerinde ORTAK MENFAATİ gözeten kurallardır.

Görüldüğü üzere kanunlar, birey-toplum-devlet ilişkilerinde ortak menfaati gözetmek zorunda olup, birey ile devlet ilişkisinde sadece devletin tarafını tutamaz. Daha açık söylemek gerekir ise, kamu yararı gerekçesi ile dahi olsa kanunlar vatandaşların haklarını (hukukunu) ihlal edemez.

Üzüntü vericidir ki ülkemizde hakka ve hukuka, dolayısı ile de adalete aykırı olan kanunlar mevcuttur. 3194 Sayılı İmar Kanunun 18. maddesi de vatandaşların en temel haklarından olan ve Anayasa ile güvence altına alınan “mülkiyet” hakkını aleni bir şekilde ihlal etmektedir. Zira İmar Kanunun 18. Maddesi şöyledir:

“Belediyeler ve Valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme dolayısı ile meydana gelen değer artışları karşılığında “düzenleme ortaklık payı” olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.” 

Bu kanun masummuş gibi görünse de gerçekte Anayasa’yı ihlal etmekte ve vatandaşları zarara uğratmaktadır.

Hakkı, hukuku ve adaleti gözetmeyen kanunlar ya ıslah edilmeli ya da iptal edilmelidir.   Mamafih 3194 Sayılı İmar Kanunun 18. maddesine tekabül eden 6785 sayılı İmar kanunun 42. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesi ile 1963 yılında iptal edilmiş idi.

Gerçi Anayasa Mahkemesi hatalı olan kanunu iptal etse de hatalı, anti-çağdaş zihniyetleri durdurmayı başaramamıştır. Çünkü hakkaniyete ve hukuka aykırı olan uygulama kelime oyunu olarak nitelendirilebilecek yöntemlerle adeta haklı, hukuki ve hatta faydalıymış gibi gösterilerek Anayasa engeline takılması önlenmiştir.

3194 Sayılı İmar Kanunun 18. Maddesinin hakka, hukuka, adalete ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na aykırılığının gözler önüne serilebilmesi; hukuksuzluğun ne zaman ve nasıl başladığını ve hangi evrelerden geçerek günümüze kadar ulaştığını anlayabilmek için ülkemizde arazi ve arsa düzenlemesinin tarihçesini incelemek faydalı olacaktır.

Bu konu Devleti, Hükümeti ve yetmiş beş milyon vatandaşımızı yakinen, bizzat ilgilendirdiğinden yedi bölümden oluşan yazı dizisini sonuna kadar sabır ve anlayış içerisinde okuyacağınız için şimdiden teşekkürlerimi sunarım.

***********

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk (II):

 Ülkemizde Kamulaştırmanın Tarihçesi:

Osmanlıdan bugüne dek ülkemizde uygulanan kamulaştırma tarihçesine “haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik tarihçesi” de denilebilir. Tarihçeyi anlatırken eski dilde kullanılan kelimeleri ve nitelendirmeleri yazıyı ilgili resmi mercilerin de okuyup inceleyeceği düşüncesi ile kullanmak zorunda kaldım. Bugün artık yabancı olarak nitelendirebileceğimiz bu kelimelerin siz okuyucuları sıkmamasını ümit ediyorum.

  • Ülkemizde ilk kez kamulaştırma (istimlâk) 1848 yılında Osmanlı döneminde gerçekleştirilmiştir. Bu tarihte “Ebniye Nizamnamesi” çıkartılarak cadde ve sokakların genişletilmesi için yıkılması gereken binaların SAHİBİNDEN GERÇEK DEĞERİ İLE SATIN ALINIP İSTİMLÂK EDİLMESİ (kamulaştırılması) öngörülmüştür.
  • İkinci bir düzenleme 1856 yılında gerçekleştirilmiştir. Beldenin tezyini (güzelleştirilmesi), temizliği ve yolların genişletilmesi gibi işler için “BEDELİ KARŞILIĞINDA İSTİMLÂK” yapılması esası kabul edilmiştir. Görüldüğü üzere bu tarihe kadar kamulaştırılan yerlerin bedeli hukuk ve adalet anlayışı ile paralel olarak ödenmiştir.
  • Ülkemizde kamulaştırmada “İLK HAKSIZ UYGULAMA” 1864 yılında çıkarılan “Turuk ve Ebniye Nizamnamesi” ile gerçekleştirilmiştir. Bu düzenleme ile sokakların genişletilmesi için alınacak yerlerin mülk sahipleri tarafından belediyeye “BEDELSİZ OLARAK TERKEDİLMESİNİ”, fakat yeniden (ikinci kez) sokak açılması durumunda “bedeli verilmedikçe, malikin tasarruf haklarının ihlal edilmeyeceğini” belirtilmiştir. Görüldüğü üzere bu nizamnameyi düzenleyenler mülk sahiplerinin (vatandaşların) tasarruf haklarını ihlal ettiklerini itiraf etmektedirler. Her nedense, hak ihlalinin bir defa yapılmasında herhangi bir sakınca görülmemiş, ancak ihlalin ikinci defa tekrarlanmasında sakınca görülerek “bedelinin verilmesini” uygun bulmuşlardır.

Cumhuriyet Dönemi Kamulaştırma – İstimlâk’in Tarihçesi:

  • Cumhuriyet tarihimizin 1928 yılına kadar 1882 tarihli “Ebniye Kanunu” uygulanmıştır. Bu kanuna göre “sokakların genişletilmesi için icap eden ve üzerinde bina bulunmayan yerlerin, sokağın iki tarafındaki sahiplerinden lüzum eden kısmın yarı yarıya ve “KARŞILIK VERİLMEKSİZİN” alınması ilkesi benimsenmiştir.

Görüldüğü üzere Osmanlı’da 1848 yılında haklı bir şekilde uygulanan kamulaştırma 1864 yılından itibaren haksız bir şekilde uygulanmaya başlamış, Cumhuriyet dönemimizde de bu haksızlık devam etmiştir. Devlet görevlileri arasında kullanılan “çocuk sakat doğmasın!” diye bir tabir vardır. 1848 yılında hayata geçen kamulaştırma kanunu sakat doğmamasına rağmen daha sonra sakatlanmıştır.

  • Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk şehir düzenlemesi 1928 yılında 1351 sayılı “Ankara Şehri İmar Müdüriyeti Teşkilat ve Vezaifine Dair Kanun” ile gerçekleştirilmiştir. Bu kanun ile hakkaniyetten daha fazla uzaklaşılarak “imar planı hudutları içindeki arsaların gerek münferiden ve gerekse hisseli olarak ifraz ve tevzi” olunabileceği ile yüzde on beş eksiği ile dağıtım esası kabul edilmiştir. Görüldüğü üzere düzenleme sonrası arazi ve arsaların haksız bir şekilde bedelsiz olarak eksik dağıtma uygulaması bu kanun ile başlamış ve ne yazık ki bugüne dek devam etmiştir.

Cumhuriyetimizin yıllar süren savaşlar ve kurtuluş mücadelesi eşiğinde, maddi imkânsızlıklar içerisinde kurulmuş olduğu; Devletin kendini zor şartlar altında inşa ettiği göz önünde bulundurulduğunda 1928 yılında çıkarılan bu kanunun ülke imkânlarının belirli seviyelere ulaşıncaya kadar uygulanması makul ve hatta doğru karşılanabilir. Nitekim böyle dönemlerde her vatandaşın fedakârlıklarda bulunması olağandır.

Ama ne var ki böyle bir kanunun çıkarılması haksız uygulamanın bir gelenek haline getirilmesini sağlamıştır. Nitekim yazımın devamında görüleceği üzere daha sonraki tarihlerde yüzde on beşlik eksik dağıtım yüzde yirmi beşe, yüzde yirmi beşlik eksik dağıtım yüzde otuz beşe, yüzde otuz beşlik eksik dağıtım ise yüzde kırka kadar çıkarılmıştır.

**************

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk (III):

 Cumhuriyet Dönemi Kamulaştırma Tarihçesi :

  • 1928 yılında yasanan 1351 Sayılı kanundan sonra, 1930 yılında 1580 Sayılı “Belediye Kanunu” çıkarılmıştır. 1933 yılında da 2290 Sayılı “Belediye Yapı ve Yollar Kanunu” yürürlüğe girmiştir. Bu yasada yine yüzde on beş eksik dağıtım (yüzde on beş bedelsiz kamulaştırma) öngörülmüştür.
  • 1956 yılında 6785 Sayılı İmar Kanunu çıkarılarak “Belediye Yapı ve Yollar Kanunu” yürürlükten kaldırılmıştır. “Gelen gideni aratır” nitelikte olan 6785 Sayılı İmar Kanunu ile mülkiyet hakkı ihlali daha ileri boyutlara ulaşmıştır. Hak ihlali bir yana, Belediyelere sınırsız yetki tanınarak “insan hakları”, vatandaşların temel hak ve hürriyetleri ve bunları güvence altına alan Anayasamız açıkça ihlal edilmiştir.

6785 Sayılı İmar Kanunu’nun 42. Maddesinde “İmar ve yol istikamet planları hududu içindeki binalı ve binasız gayrimenkullerin, plana uygun şekilde inşaata elverişli hale getirilmesi için GAYRİMENKUL SAHİPLERİNİN MUVAFAKATİ ARANMAKSIZIN… müstakil veya şüyulu olarak parsellere ayırmaya ve BU YERLERİ YÜZDE YİRMİ BEŞ KADAR NOKSANI İLE SAHİPLERİNE DAĞITMAYA Belediyeler salahiyetlidir…” hükmü yer almıştır.

Şükürler olsun ki ülkemizde aklı, mantığı ve vicdanı selim, demokratik çağdaş devletçilik anlayışını benimsemiş, insan haklarına ve kendi halkına saygılı zihniyet de mevcuttur. Zira 1963 yılında ANAYASA MAHKEMESİ 6785 Sayılı İmar Kanunu’nun 42. Maddesinin “TAŞINMAZ MALIN GERÇEK KARŞILIĞI VERİLMEKSİZİN YÜZDE YİRMİ BEŞE KADAR NOKSANI İLE SAHİPLERİNE DAĞITILABİLECEĞİ” HÜKMÜNÜN ANAYASA’NIN 38. MADDESİNİ İHLAL ETTİĞİ GEREKÇESİ İLE 22.11.1963 günlü, 1963/65 Esas, 1963/278 Karar Sayılı Kararıyla İPTAL ETMİŞTİR.

Bunun üzerine Anayasa’yı ve Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararını etkisiz kılmak için yeni kavramlar icat etme yoluna başvurulmuştur. “Belediyelerin taşınmazları noksan dağıtma yetkisi” yerine “Düzenleme Ortaklık Payı” adında bir kavram icat edilerek İmar Kanunu’nun İPTAL EDİLEN 42. Maddesi, 11.7.1972 günlü, 1605 Sayılı kanunla yeniden düzenlenmiştir. Belediyelerin taşınmazları noksan dağıtma yetkisini içeren kural bir nevi kelime oyunu (değişikliği) yapılarak Düzenleme Ortaklık Payı olarak değiştirilmiştir. KULLANILAN KELİMELER DEĞİŞSE DE “TAŞINMAZLARI NOKSAN DAĞITMA” FİİLİ GERÇEKTE DEĞİŞMEMİŞTİR. Değişen tek şey sadece kelimeler olmuştur. “DÜZENLEME ORTAKLIK PAYI” kavramının ANAYASA’YI VE ANAYASA MAHKEMESİNİN İPTAL KARARINI ETKİSİZ KILMAK İÇİN İCAT EDİLDİĞİ açıktır. İptal edilen fiilin değişmemesi, düzenleme ortaklık payı adı altında yapılan yeni düzenlemenin de Anayasa’ya aykırı olduğunun açık ispatıdır.

Düzenleme Ortaklık Payı’nı haklı gösterebilmek ve Anayasa ile paralel olduğunu iddia edebilmek için, Türkiye harici dünyanın hiçbir ülkesinde var olmayan bir ödeme şekli olan “DEĞER ARTIŞI KARŞILIĞI” kavramı icat edilmiştir. Değer artışı karşılığı kavramından kastedilen şudur: düzenleneme geçiren arazide meydana gelebilecek değer artışı, düzenleme ortaklık payı adı altında noksan dağıtılan (kamulaştırılan) kısmın bedeli olduğudur. Yani belediye “ben senin mülkünün bir kısmını düzenleme ortaklık payı adı altında alıyorum. Ama aldığım mülk için herhangi bir bedel ödemek istemiyorum. Düzenleme sonrası arazideki oluşabilecek değer artışı benim sana yaptığım ödemedir.” demektedir. Tabii ki bu ne akla, ne mantığa, ne hakkaniyete, ne de hukuka sığan bir yaklaşım tarzı değildir. Sadece bir mantık zorlaması olup, mantıksızı mantıklıymış gibi; hukuksuz bir eylemi de hukuki imiş gibi gösterme teşebbüsü ve çabasıdır.

Düzenleme Ortaklık Payı adı altında alınan kısım için Belediye tarafından ödemenin yapıldığını ve bu ödemenin mülkte oluşacak Değer Artışı olduğunu beyan etmek yapılan eylemin bir KAMULAŞTIRMA işlemi olduğunun kabulü, beyanı ve itirafıdır.

Düzenleme Ortaklık Payı adı altında vatandaşın mülkünün bir kısmını almak kamulaştırma işlemi olduğuna göre, Anayasa’nın kamulaştırma hakkındaki hükümleri uygulanmak mecburiyetindedir: ANAYASA, KAMULAŞTIRMANIN “KARŞILIKLARINI PEŞİN ÖDEMEK KOŞULUYLAYAPILABİLECEĞİNE hükmetmiştir. ANAYASAMIZDA, KAMULAŞTIRMANIN “KARŞILIKLARINI DEĞER ARTIŞI KARŞILIĞINDA” YAPILABİLECEĞİNİ BUYURMAMAKTADIR. Öyle bir ödeme şekli olmadığı gibi öyle bir ödemenin varlığından bahsetmek “HAYALİ BİR ÖDEMENİN YAPILDIĞINI” kabul etmek demektir. .

Hayali ihracatı duymuştuk; hayali ödeme de bu olsa gerek… 

Kamulaştırma tarihçesine devamla…

  • 7116 Sayılı Yasa ile İmar ve İskân Bakanlığı kurulmuş, 13.12.1983 günlü, 180 Sayılı kararname ile Bayındırlık Bakanlığı ile birleştirilmiştir.
  • 03.05.1985 günlü 3194 Sayılı yeni İmar Kanunu 6785 Sayılı İmar Kanunu’nu 09.05.1985 günlü 18749 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Tarih ilerledikçe yeni İmar Kanunları yasansa da, her seferinde çağdaşlıktan ve demokratiklikten daha fazla uzaklaşıldığı görülmektedir. Yapılan haksızlık ve hukuksuzluk giderek artmış, değişen her yeni yasa ile vatandaşın mülkiyet hakkı biraz daha fazla ihlal edilmiştir. 6785 Sayılı İmar Kanunu ile vatandaşın mülkü yüzde yirmi beş oranında azalırken, 3194 Sayılı yeni İmar Kanunu ile ilk önce yüzde otuz beş oranında, daha sonra da yüzde kırk oranında azalmıştır. Bugün gelinen noktada vatandaşın mülkünün neredeyse yarıya yakını belediyeler tarafından Anayasa’ya aykırı bir şekilde bedel ödenmeksizin, kanuni de olsa, cebren alınabilmektedir.

İlginçtir ki, yapılan mülkiyet hakkı ihlali, haklı, adaletli, olması gereken ve hatta faydalı bir uygulamaymış gibi sunulmakta ve müdafaa edilmektedir. Sap ile samanın birbirine karıştırılması misali, vatandaşa yapılan hizmet ile vatandaşın mülkiyet hakkının ihlali birbirine karıştırılmıştır.

Yapılan haksızlığı ve hukuksuzluğu mazur gösterebilmek, haklı çıkarabilmek ve hukuki zemine oturtabilmek için “kamu yararı”, “arsa spekülasyonunu önleme”, “insan, toplum, çevre ilişkilerinde kişi ve aile mutluluğu ile toplum yaşamını etkileyen fiziksel çevreyi sağlıklı bir yapıya kavuşturmak”, “iyi ve uygar bir yaşam düzeni ve koşulları sağlamak” gibi kulağa hoş gelen ve hiç kimsenin itiraz edemeyeceği terimler kullanılmaktadır. Hâlbuki bu görevleri yerine getirmek için belediyelerin Anayasa’yı ve mülkiyet hakkını ihlal etmeleri gerekmez. Bu hizmetler yerine getirilirken vatandaştan alınan mülkün Anayasa’nın ve mülkiyet hakkının gereği olarak bedeli ödenmelidir. Bütün çağdaş, demokratik hukuk Devletlerinde sistem öyledir. T.C. Anayasa’sı da bu yönde buyurmaktadır ama Anayasa’ya uyulmadığı açık bir şekilde görülmektedir.

**********

 

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk (IV):

TC. Anayasa’sı, Mülkiyet Hakkı ve Kamulaştırma:

Devlet ile vatandaş arasındaki hukuki ilişkiyi düzenleyen TC. Anayasa’sı “mülkiyet hakkı” ve “kamulaştırma” hakkında açık, net ve kesin hükümler içermektedir. Anayasa’nın 35. Maddesi mülkiyet hakkını güvence altına alırken, Anayasa’nın 46. Maddesi de kamulaştırmanın hangi koşullarda yapılacağını hükme bağlamaktadır.

XII. Mülkiyet Hakkı

Madde 35- Herkes mülkiyet ve miras hakkına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

D. Kamulaştırma

Madde 46- (Değişik: 3/10/2001 – 4709/18 md.)

Devlet ve Kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir.

Açık bir şekilde görüldüğü üzere, Anayasa’nın 35. Maddesi mülkiyet hakkının yalnızca kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceğine hükmetmiştir. Kamu yararının gerektirdiği hallerde bu sınırlamanın nasıl yapılacağı Anayasanın 46. Maddesinde hükme bağlanmıştır. 46. Maddede özel mülkiyetteki sınırlamanın ancak ve ancak kamulaştırma yolu ile kanunla gösterilen esas ve usullere göre olabileceğini emretmektedir. Ayrıca, kamulaştırmanın ancak “gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla” gerçekleştirilebileceği buyrulmaktadır. 3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 18. Maddesinin Anayasa’nın bu hükümlerine uygun bir şekilde düzenlenmesi ve yasanması gerekirken, ne yazık ki Anayasa hiçe sayılarak şöyle düzenlenmiştir:

“Belediyeler ve Valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme dolayısı ile meydana gelen değer artışları karşılığında “düzenleme ortaklık payı” olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.” 

3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 18. Maddesinin, Anayasa ile uyum içinde midir? HAYIR! Kanun, Anayasa’yı aleni bir şekilde ihlal etmektedir. Burada bir ihlalin olmadığını söylemek, aleni olanı inkârdan öte değildir!

************

Mülkiyet Hakkı ve Kamulaştırma (V)

Devlet ile vatandaş arasındaki hukuki ilişkiyi düzenleyen TC. Anayasa’sı “mülkiyet hakkı” ve “kamulaştırma” hakkında açık, net ve kesin hükümler içermektedir. Anayasa’nın 35. Maddesi mülkiyet hakkını güvence altına alırken, Anayasa’nın 46. Maddesi de kamulaştırmanın hangi koşullarda yapılacağını hükme bağlamaktadır.

XII. Mülkiyet Hakkı

Madde 35- Herkes mülkiyet ve miras hakkına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

D. Kamulaştırma

Madde 46- (Değişik: 3/10/2001 – 4709/18 md.)

Devlet ve Kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir.

Açık bir şekilde görüldüğü üzere, Anayasa’nın 35. Maddesi mülkiyet hakkının yalnızca kamu yararı amacıyla sınırlandırılabileceğine hükmetmiştir. Kamu yararının gerektirdiği hallerde bu sınırlamanın nasıl yapılacağı Anayasanın 46. Maddesinde hükme bağlanmıştır. 46. Maddede özel mülkiyetteki sınırlamanın ancak ve ancak kamulaştırma yolu ile kanunla gösterilen esas ve usullere göre olabileceğini emretmektedir. Ayrıca, kamulaştırmanın ancak “gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla” gerçekleştirilebileceği buyrulmaktadır. 3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 18. Maddesinin Anayasa’nın bu hükümlerine uygun bir şekilde düzenlenmesi ve yasanması gerekirken, ne yazık ki Anayasa hiçe sayılarak şöyle düzenlenmiştir:

“Belediyeler ve Valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme dolayısı ile meydana gelen değer artışları karşılığında “düzenleme ortaklık payı” olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.” 

3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 18. Maddesinin, Anayasa ile uyum içinde midir? HAYIR! Kanun, Anayasa’yı aleni bir şekilde ihlal etmektedir. Burada bir ihlalin olmadığını söylemek, aleni olanı inkârdan öte değildir!  

***********

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk (VI):

Kamu Yararı Gerekçesi ile Anayasa’ya ve AİHS’ne Aykırılık:

İmar Kanununun 18. Maddesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal etmediğini iddia edebilmek ve böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni etkisiz kılabilmek için ülkemizde şu argümana başvurulmaktadır: “Vatandaşın mülkiyetinden Düzenleme Ortaklık Payı adı altında yaptığımız kesinti aslında vatandaşı maddi zarara uğratmamaktadır. Düzenleme sonrası oluşan değer artışı bu zararı karşılamaktadır.”

Düzenleme sonrası mülklerde genel olarak bir değer artış olduğu doğrudur. Ama düzenleme bazen 5 yıl veya 10 yıl sonra gerçekleşmekte, bazen de hiç gerçekleşmemektedir. Dolayısı ile mülkte değer artışı gerçekleşemediği gibi vatandaşların büyük ölçüde mağdur olması da mümkün olmaktadır.

Ayrıca, düzenlemeden dolayı vatandaşın mülkünde değer artışı oluşması, vatandaşın mülkünün bir kısmının bedel ödemeden alınmasını haklı çıkarmaz. Bu sefer de şu argüman yapılmaktadır. “Biz mülkünüzü almıyoruz. Siz ortak oluyorsunuz.” O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Neyin ortağı? Çocuk parkının ortağı mı? Caddenin ortağı mı? Karakolun ortağı mı? Karayolunun ortağı mı? Nerenin ortağı?

Gerçek şu ki çocuk parkları, sokaklar, caddeler, karakollar, yeşil alanlar kamu mallarıdır. Kamu malları ile ilgili harcamalar vatandaşın özel mülkünden değil, kamu bütçesinden karşılanır. Kamu harcamaları ise Devletin ve belediyelerin vatandaştan aldıkları vergilerden karşılanır. Dolayısı ile kamu hizmeti yapacağım diyerek vatandaşın mülkünün bir kısmını Düzenleme Ortaklık Payı adı altında almanın ne mantıki ne de hukuki hiç bir geçerliliği yoktur. Zira vatandaşın özel mülkiyeti kamu bütçesinin bir parçası değildir.

Çocuk parkı yapılacak ise masraflar kamu bütçesinden karşılanır. Park için alınan diğer malzemeler gibi, zemin bedeli de arsa sahiplerine kamu bütçesinden ödenmelidir. Karakol yapılacak ise nasıl inşaat bedeli ve diğer masraflar ilgililerine ödeniyor ise, arsa sahibine de zemin bedeli ödenmelidir. Karakol yapacağım diyerek boya satandan bedelsiz “boya ortaklık payı”, çimento satandan “çimento ortaklık payı”, elektrik malzemesi satandan “elektrik ortaklık payı” alınmadığı gibi arsa sahibinden de “ortaklık payı” adı altında arsasının bir kısmı alınamaz. Aksi takdirde haksızlık ve hukuksuzluk yapılmış demektir!

Haksız ve hukuksuz her eylem kamu yararı gerekçe gösterilerek haklıymış ve hukukiymiş gibi sunulabilse de, eylemin haksız ve hukuksuz olduğu gerçeği değişmez. Yakın tarihimizde bu tür hukuksuzluklara örnek gösterilecek birçok örnek mevcuttur. Kamu yararı gerekçesi ile 17 yaşındaki “Erdal” 1980 ihtilali sonrası yargılanarak idama mahkûm edilmiş, idam edilebilmesi için de yaşı büyütülmüştür. Kamu yararı gerekçesi ile birçok vatandaşımıza işkence uygulanarak hayatlarına son verilmiştir. Kamu yararı gerekçesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Başbakanı asılmıştır. Bu gün de kamu yararı gerekçesi ile vatandaşlarımızın özel mülkiyetlerinin yüzde kırkına kadarı bedel ödemeden ellerinden alınmaktadır.

Yakın tarihte kamu yararını gerekçe göstererek halkının özel mülkiyetinin yüzde yüzünü alan ülkeler bile oldu. Sovyetler Birliği… Küba… Eski Çin ve diğer komünist ülkeler buna verilebilecek en güzel örneklerdendir. Bu ülkeler hatalı olduklarını idrak edinceye kadar milyarlarca insanı maddi ve manevi olarak zarara uğratmış ve hatta eziyet görmelerine sebebiyet vermişlerdir. Gerekçeleri de hep “kamu yararı” olmuştur. Ülkemizde de kamu yararı gerekçe gösterilerek belediyelerin halkımızın arsa ve arazilerinin yüzde kırkına kadarını alabilmesi sağlanmaktadır.

Gerçek şu ki, Dünya’da ülkemiz haricinde karşılığını ödemeden özel mülkün bir kısmını alan, eksik dağıtan, düzenleme ortaklık payı olarak düşen ülkelere pek rastlayamazsınız. Böyle durumlarda Devletler alınan gayrimenkulün gerçek bedelini mülk sahiplerine mutlaka ödemektedirler. İmar Kanunumuzun çağdaş ve demokratik olmadığı ve uluslar arası hukuk kuralları ile paralellik içermediği açık ve nettir

Kanunların hukuksuz ve adaletsiz olduğunda ve Anayasa’yı ihlal ettiklerinde başvurulan merci Anayasa Mahkemesi’dir. Ama ne yazık ki Anayasa Mahkemesi’nin bile bazen hatalı kararlar aldıklarını görebilmekteyiz. 1960lı yılların Anayasa Mahkemesi’nin dahi 1990lı yılların Anayasa Mahkemesinden daha isabetli kararlar alabildiğini görebilmekteyiz. 1963 yılında ANAYASA MAHKEMESİ “TAŞINMAZ MALIN GERÇEK KARŞILIĞI VERİLMEKSİZİN YÜZDE YİRMİ BEŞE KADAR NOKSANI İLE SAHİPLERİNE DAĞITILABİLECEĞİ” HÜKMÜNÜN ANAYASA’YA AYKIRI OLDUĞUNA HÜKMEDERKEN (22.11.1963 günlü, 1963/65 Esas, 1963/278 Karar Sayılı Kararı), Anayasa Mahkemesi 1990 yılındaki kararında 3194 sayılı İmar Kanunun 18. Maddesinin “…TAŞINMAZLARIN GERÇEK KARŞILIĞI VERİLMEDEN BEDELSİZ OLARAK, MEYDANA GELEN DEĞER ARTIŞI SEBEBİYLE YÜZDE OTUZ BEŞİNE KADAR NOKSANI İLE SAHİPLERİNE DAĞITILABİLECEĞİ” HÜKMÜNÜN ANAYASAYA AYKIR OLMADIĞINA KARAR VERMİŞTİR. Çağdaşlığa, sosyal hukuk Devleti ve adalet ilkesine, demokrasiye, uluslar arası hukuk kurallarına, temek haklara ve T.C. Anayasa’sına aykırı olan 21.06.1990 günlü,1990/9 Esas Sayılı, 1990/3 Karar Sayılı karar (R.G. Tarih-Sayı 03.02.1991-20775) kendi içinde dahi mantıksal çelişkiler ile doludur.

3194 Sayılı İmar Yasasının 18. Maddesinin ikinci fıkrasının Anayasaya aykırılığını “İmar Düzenlemesi ve Mülkiyet Hakkı” bakımından incelediğinde, Anayasa Mahkemesi 21.06.1990 günlü,1990/9 Esas Sayılı, 1990/3 Karar Sayılı karar şöyle demektedir:

“Yapılan arazi ve arsa düzenlemesi sonucu yüzölçümü bakımından yüzde otuz beşe kadar eksiğiyle oluşan yeni parsel, değer olarak artış göstermekte ve noksanıyla dağıtılmasına karşın, taşınmaz malikinin malvarlığında kural olarak bir azalmaya neden olmamaktadır.”

Birinci tezatlık, davanın konusunun malvarlığı değil, Mülkiyet Hakkı oluşudur. Zira yukarıda da görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesi davayı Malvarlığı Hakkı olarak değil, Mülkiyet Hakkı olarak incelemiştir. Her ne kadar Anayasa Mahkemesi malvarlığı ile mülkiyetin birbirleri ile eşdeğer olduğunu beyan etse de, malvarlığı ile mülkiyet eşdeğer değildir. Düzenleme sonrası malikin malvarlığında azalma olmasa dahi, mülkiyetinde yüzde otuzbeş oranında eksilme olmaktadır. Sehven olsa gerek, Anayasa Mahkemesi bu durumu itiraf etmekte ve mülkün yüzde otuz beş eksildiğini belirtmektedir. Anayasa Mahkemesinin “düzenlemenin Anayasa’nın 46. Maddesine aykırı bir yönü görülmemiştir” yönündeki kararı kesinlikle HATALIDIR. Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu bu kararı Anayasa’nın ilgili maddesi ile tutarlılık içerip içermediği yönünden incelediğimizde bu hata açık bir şekilde görülmektedir.

Anayasa’nın ilgili 46. Maddesi şöyle buyurmaktadır:

MADDE 46- (Değişik: 3/10/2001-4709/18 md.)

Devlet ve kamu tüzelkişileri; KAMU YARARININ GEREKTİRDİĞİ HALLERDE, GERÇEK KARŞILIKLARINI PEŞİN ÖDEMEK ŞARTIYLA, ÖZEL MÜLKİYETTE BULUNAN TAŞINMAZ MALLARIN TAMAMINI VEYA BİR KISMINI, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, KAMULAŞTIRMAYA ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya YETKİLİDİR.

Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı Anayasa’nın 46. Maddesini ihlal ediyor mu, etmiyor mu? Ne diyor 46. Madde: “gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını… kamulaştırmaya… yetkilidir” diyor. Anayasa mülkiyette oluşacak “değer artışından” bahsediyor mu? HAYIR! “Malvarlığından” bahsediyor mu? HAYIR! Nelerden bahsediyor? “Özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardan”. bahsediyor. Peki, ne diyor bu özel mülkiyet ile ilgili? “tamamı veya bir kısmı… kamulaştırılabilir” diyor. Nasıl kamulaştırılabilir diyor? “Gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla…” Anayasa, kamulaştırılan özel mülkiyetin bedeli “değer artış karşılığı ödenir” diyor mu? HAYIR, DEMİYOR! Niye demiyor? Çünkü öyle bir ödeme şekli yok! O zaman Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı Anayasa’yı ihlal etmiyor mu? EVET, EDİYOR! Peki, Anayasa Mahkemesi neden Anayasa’ya aykırı karar veriyor? Kamu yararını gerekçe göstererek… Anayasa, kamu yararı gerekçesi ile ihlal edilebilir mi? HAYIR! Her halükarda “Kamu yararı” gerekçesi ile akla, mantığa, hakkaniyete ve hukuka aykırı olan her şey mantıklı, hakkaniyetli ve hukuki olarak gösterilebilir. Ama bu onların haklı, hukuki ve adaletli olduğunu göstermez.

*************

 

İmar Kanunu, Adaletsizlik ve Hukuksuzluk (VII):

Son Söz:

Zulüm ile Abad Olunmaz!

İmar ve Şuyulandırma Kanunu’muzun Amerika’dan yaklaşık 220 yıl geri olduğu görülmektedir. Amerikalıların 1791 yılından beri kamulaştırma uygulamalarını sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmelerine rağmen, ülkemizde halen çağdaşlıktan uzak uygulamalar söz konusudur. Topluma hizmet ediyorum der iken topluma zarar verilmektedir. Dünyada özel mülkiyet hakkında başına buyruk nitelikte davranan iki ülke göze çarpmaktadır. Bunlardan biri Çin, diğeri ise Zimbabwe’dir. Çin gerekli gördüğünde, kafası estiği şekilde özel mülkiyeti kamulaştırmaktadır. Zimbabwe ise sömürgeci Avrupalı beyaz ırkın sömürge döneminde ele geçirdikleri toprakları bedel ödemeden kamulaştırarak (geri alarak) tekrar siyah yerlilere dağıtmıştır. Bunlar dışında özel mülkiyetin rahatlıkla ihlal edildiği ülkelere pek rastlayamazsınız. Tabii ki Türkiye hariç… Demokratik, sosyal hukuk Devleti olan Türkiye’nin adının dahi bu ülkeler ile aynı çerçevede anılması utanç vericidir.

Türkiye’nin kanser haline gelmiş İmar Kanununun 18. maddesinin acilen değiştirilmesi ve uluslar arası standartlara ulaştırılması zaruridir. Artık Türkiye 1920’lerin, 1950’ların, 1980’lerin Türkiye’si değildir. Türkiye, Osmanlı olmadığı gibi o tarihlerde de yaşamamaktayız. Halkımız değişmiş, kültür seviyesi muazzam ölçüde gelişmiştir. Bilginin sınırsız olarak yayıldığı, ülkeler arası sınırların psikolojik de olsa ortadan kalktığı global dünyada Devletlerin de, sistemlerin de, kanunların da değişmesi ve gelişime ayak uydurması mecburidir. Hiçbir Devlet vatandaşlarının özel mülkiyetini bedelsiz almamalıdır. Öyle bir hakkı da bulunmamaktadır. Kamu yararı içeren kamu hizmetleri vatandaşın sırtından değil, herkesin ödediği vergilerden karşılanmalıdır.

Başbakanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın“Zulüm ile abad olunmaz!” diye çok güzel ve yerinde bir sözü vardır. Sayın Başbakanımız çok haklıdır. Ancak vatandaşın özel mülkiyetinin yüzde kırkını almak da vatandaşa uygulanan ekonomik ve psikolojik bir zulüm değil midir? Vatandaşlarımızın temel hak ve hürriyetlerinin ihlal edilmesi de başlı başına bir zulüm değil midir?

Anayasa’nın 2. Maddesinde buyrulduğu üzere: MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, … demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. 

Bu bağlamda, toplumsal huzuru bozan, adalet anlayışına aykırı olan, insan haklarını ihlal eden, demokrasi ve sosyal hukuk Devleti ilkeleri ile bağdaşmayan haksız ve hukuksuz uygulamalar artık ortadan kaldırılmalıdır. Kanunlarımız Anayasa’mız ile paralel hale getirilmelidir. Anayasa’yı etkisiz kılmak için “düzenleme ortaklık payı” ve “değer artışı karşılığı” gibi zorlama kavramlara başvurmaktan kaçınılmalıdır. Vatandaşlarımız artık aldatılmamalıdır.

Ne Türkiye’de ne de başka ülkelerde vatandaşların mülkiyet hakkı korumadığı sürece ne çağdaşlıktan, ne demokrasiden, ne adaletten, ne de sosyal hukuk Devletinden bahsetmek mümkün değildir. Anayasa’sına, halkının haklarına, dolayısı ile de halkına saygı göstermeyen bir Devlet ve adalet anlayışı olamaz.

Ak Parti Hükümeti ve Adalet Bakanlığı önderliğinde gerçekleştirilen ve hala çalışmalarına devam eden yeni kanun düzenlemeleri ile adalete ve hukuka hizmet etmeyen kanunların ıslahı ve TBMM’nin bu yöndeki çalışmaları milletimiz tarafından takdir ile karşılanmaktadır. 150 yıldır hatalı bir şekilde uygulanan İmar Kanunu ve şüyulandırma uygulamalarının da ıslahı, adalet ve hukuk adına devrim niteliği taşıyacak; bu ıslah halk ve kamuoyu tarafından takdir ile karşılanacaktır.

TBMM’nin, Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün, Başbakanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın, Ak Parti Hükümetinin, Adalet Bakanlığı’nın, Ana muhalefet partisi CHP’nin, muhalefet partilerinin, Anayasa Mahkemesinin, İdare Mahkemelerimizin ve hukukçularımızın İmar Kanunundaki haksızlıkların giderilmesi, vatandaşlarımızın maddi ve manevi olarak mağdur edilmemesi, haklarının çiğnenmemesi, temel haklarından olan mülkiyet hakkının ihlal edilmemesi için gerekeni yapacaklarından milletimizin ve kamuoyunun şüphesi yoktur.

 

 

 

 

 

 

 

 

# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
# TAKIMLAR O AV P
PİYASALARDA SON DURUM
  • DOLAR
    -
    -
    -
  • EURO
    -
    -
    -
  • ALTIN
    -
    -
    -
  • BIST 100
    -
    -
    -